Akdeniz, Mekân ve Tarih

date
Aug 24, 2019
slug
fernand-braudel-akdeniz-mekan-ve-tarih-kitap
status
Published
tags
book
summary
Yazarı Fransız olan bu kitabı biraz kuzey Ege’nin Gökçeada kıyılarında biraz da Anadolu’nun yüksekçe bir yaylasında okudum; günümüz İstanbul’unda, tarihin Konstantinopolis’inde bitirdim.
type
Post
notion image
Yazarı Fransız olan bu kitabı biraz kuzey Ege’nin Gökçeada kıyılarında biraz da Anadolu’nun yüksekçe bir yaylasında okudum; günümüz İstanbul’unda, tarihin Konstantinopolis’inde bitirdim. Akdeniz, Mekân ve TarihKitabın ismine yaraşır bir hareketti sanırım benimki. Akdeniz biraz da böyle. Tam da burada yazarı Fernand Braudel’e kulak verelim:
Nedir bu Akdeniz? Binbir şeyin hepsi birden. Bir manzara değil, sayısız manzaralar. Bir deniz değil, birbirini izleyen birçok deniz. Bir uygarlık değil, birbiri üzerine yığılmış birçok uygarlık. Akdeniz’de gezen, Lübnan’da Roma dünyasını, Sardinya adasında tarihöncesini, Sicilya’da Yunan kentlerini, İspanya’da Arap varlığını, Yugoslavya’da Türk İslâmı’nı bulur. Yüzyılların derinliklerine iner; Malta’daki kocaman taş yapılara ya da Mısır piramitlerine dek uzanır.
Okurken canım öyle bir İtalya çekti ki Nanni Moretti gibi Vespa marka bir motora binip Roma sokaklarında dolaşmak kötü olmazdı. Avunmak için kendimi Yunan şarkılarına verdim. (Laf aramızda Moretti’nin Caro Diario filmini çok severim. Beğendiğim bir sahnesi için tık.)
Altını çizdiğim notları aşağıya bırakıyorum. Okuyun, kitap çok iyi. Ben de ikincisine başlayacağım: Akdeniz, İnsanlar ve Miras. Nasip olur da bir gün İtalya, Yunanistan ve İspanya’nın kıyılarına gidersem bu satırları gün batımına yakın bir zaman, denizi gören bir tepede, belki de asırlık bir zeytin ağacının altında tekrar okumak isterim.
  • Eğer İÖ 5. yüzyılda yaşamış olan tarihin babası Herodotos bugün bir turist kafilesine katılıp geri gelseydi şaşkınlıktan şaşkınlığa düşerdi. Lucien Febvre şöyle yazar: “Onun Doğu Akdeniz gezisine şimdi çıktığını düşünüyorum. Şaşıp kalacağı ne kadar çok şey olurdu! Bu koyu yeşil yapraklı bodur ağaçların altın renkli meyvelerini, portakalları, limonları, mandalinaları ömründe gördüğünü hatırlamıyordu. Elbette, çünkü bunları Araplar Uzakdoğu’dan getirdiler. O acayip, tuhaf görünüşlü, saplarında çiçekler açan, kaktüs, agave, aloes, frenk inciri gibi yabancı adlar taşıyan dikenli bitkiler; onları da ömründe görmemişti. Elbette, çünkü bunlar Amerikalı’ydı. Yunanca okaliptüs adını taşıyan soluk yapraklı bu kocaman ağaçlarla hiç karşılaşmamıştı. Elbette, çünkü bunlar da Avustralyalı’ydı. Serviler derseniz, Acem kökenli. Bunlar işin dekorla ilgili yanı. Ya besinler, sürpriz sürpriz üstüne: Peru’dan gelen domates, Hint kökenli patlıcan, Guyana biberi, Meksika mısırı, Arapların hediyesi pirinç; fasulyeden, patatesten, Çin dağlarından inip İran tabiyetine geçen şeftaliden, tütünden hiç söz açmayalım.” Oysa bütün bunlar Akdeniz çevresinin malı olmuş. “Bugün portakal ağacından yoksun bir Riviera, servi ağaçları olmayan bir Toskana, baharat satılmayan bir çarşı düşünebilir miyiz hiç?”
  • Tarih ve coğrafya, elbirliğiyle kıyılardan ve adalardan geçirdikleri bir orta sınırla bu denizi kuzeyden güneye bölmüş, birbirine düşman iki dünya yaratmıştır. Bu sınırı, Korfu ve Adriyatik girişini yarı yarıya kapatan Otranto Kanalı’ndan Sicilya’ya ve bugünkü Tunus kıyılarına kadar uzatın: Doğu ve Batı’yı –bu sözcüklerin tam ve klasik anlamıyla– birbirinden ayırmış olursunuz.
  • İtalya, yazgısının anlamını burada bulur: Denizin orta ekseni odur ve kim ne derse desin, İtalya her zaman bir yüzüyle Batı’ya, bir yüzüyle de Doğu’ya dönüktür. Zenginliğini uzun zaman buradan sağlamamış mıdır? Bütün Akdeniz’e egemen olma olanağı doğal olarak ona verilmiştir; o da doğallıkla bunu düşlemiştir.
  • Zaten Akdeniz’in insanları tarih sahnesine çıktıklarından bu yana her zaman yanardağların ve depremlerin tehdidi altında yaşamadılar mı? Anadolu’da çok eski bir kent olan Çatalhöyük’te, İÖ 6200 yılından kalma bir tapınağın duvar resimlerinde, kentin birkaç katlı evlerinin arkasında, kraterinden lavlar ve dumanlar püskürten bir volkan görülür; bu herhalde Hasan Dağı’dır. Gene Anadolu’da bugün yapılan kazılarda, depremler yüzünden yıkılmış olduğu sanılan anıtların kalıntıları ortaya çıkmaktadır, hatta depremlerin en sık görüldüğü bölgelerde İsa’dan birkaç bin yıl öncesine ait, herhalde bu büyük felaketlere dayanacak şekilde tasarlanmış, hafif malzeme kullanan bir mimarinin izlerine rastlanmaktadır.
  • Ancak bütün Akdeniz dağlarla çevrili değildir. Kuzeyde yer yer kesintiler görülür: Rhône nehri deltasına kadar Languedoc kıyıları ya da Adriyatik üzerinde Venedik kıyıları gibi. Asıl istisnanın büyüğü güneydedir; insanı şaşırtan, sonsuz gibi görünen Tunus sahilinden, Nil deltasına ve Lübnan dağlarına uzanan binlerce kilometrelik bir kıyı şeridi. İnsana bıkkınlık veren bu uçsuz bucaksız kıyılarda Sahra ile İçdeniz burun buranadır. Uçaktan baktığınızda, sınırsız iki düzeyi –çöl ile denizi– yan yana görürsünüz; renkleri birbiriyle çatışır, biri maviden mora hatta karaya çalar, öteki beyazdan toprak kızılına, turuncuya gider.
  • Akdeniz böylece, kuzeyden gelirken ilk rastlanan zeytin ağacından, çölde karşımıza çıkan sık palmiyelere kadar uzanır.
  • Her yaz Sahra’nın kuru ve yakıcı havası denizi baştan başa kaplar, kuzeye doğru sınırlarını aşar; Akdeniz üzerindeki o ışıltılı, başka hiçbir yerde görülmeyen “pırıl pırıl gökleri” ve o ışıl ışıl yıldızlı geceleri oluşturur. Bu parlak gökler yalnızca birkaç gün, o da güneyden kopup gelen kum yüklü samyelleri ya da akçayeller, Horatius’un “Plumbeus Auster” dediği kurşun gibi ağır rüzgârlar estiğinde kararır. Sahra’nın etkisindeki Akdeniz, altı ay boyunca durgun ve parlak mavi sularıyla, turistler, deniz sporları, kalabalık plajlar için bir cennettir. Kurumuş toprak üzerindeki hayvan ve bitkiler bu süreyi yağmur beklentisi içinde geçirirler. Su o kadar kıtlaşır ki değerine paha biçilmez. Nisandan eylüle kadar kuzeydoğudan, Yunanistan üzerinden esen meltemler, Sahra’nın cehennem gibi havasını nemlendirecek güçten yoksundur. Okyanus işe karışınca çöl kabuğuna çekilir. Okyanusun nem yüklü, alçak basınçlı hava akımları ekimden başlayarak batıdan doğuya doğru yola çıkar. Her yönde esen rüzgârlar bunlara yüklenir ve bu alçak basınç akımlarını doğuya doğru savurur. Denizin rengi koyulaşır, Baltık denizinin gri tonları egemen olur ya da beyaz köpükler altında kaybolur, sanki üzerine kar yağmıştır. Bundan sonra fırtınalar, korkunç fırtınalar patlar.
  • Arnavutlar herkese, özellikle Türklere hizmet ederlerdi. İtalya’da herkesin horgördüğü Bergamolular (Lombardia) iş ve kazanç peşinde bütün ülkeyi dolaşırlardı. İspanya ve Portekiz’deki kentleri Pireneler’den inenler doldurur, Korsikalı delikanlılar Fransa ya da hiç sevmedikleri Cenova ordularında hizmet verirlerdi. Bunlara denizci, dağlı ya da sürgün olarak Cezayir’de de rastlanırdı. 1562 Temmuzu’nda bunların binlercesi Sampiero Corso‘nun peşinden giderek, onu “kral ilan etmişler”di. Kısaca, yukarı ülkelerin hepsi, zengin kırsal bölgelerin kaba işler için adama ihtiyaçları olduğu zaman onlara bol bol paralı asker, uşak, gezgin satıcı, gezici zanaatçı –bileyci, baca temizleyicisi, iskemle tamircisi– gündelikçi, tarla işçisi, bağbozumu için yedek işçi cinsinden yardımcılar gönderirdi. Bugün bile Korsika, Arnavutluk, Alp ya da Apenin dağlarının kimi bölgeleri kentlere, bol ürünlü ovalara, Amerika’nın uzak köşelerine zahmetli işler için adam göndermiyorlar mı? Gerçi bazen bu serüven, ticari amaçlı büyük göçlerle bambaşka ve daha iyi bir şekil alır. En azından, İran şahlarının gözde tüccarları olan, İsfahan’dan başlayarak Hindistan’da, Türkiye’de, Moskova prensliğinde seçkin bir yer edinen ve 17. yüzyıl Avrupası‘nın Venedik, Marsilya, Leipzig, Amsterdam gibi büyük pazarlarında söz sahibi olan Ermenilerin garip ve parlak durumu böyledir.
  • Yaylacılık Akdeniz’in sadece bazı bölgelerinde geçerlidir; herhalde en kalabalık, belki de en gelişmiş, işbölümünün kesin olarak yerleşmiş olduğu bölgelerde. Ancak bu açıklama her ne kadar akla yakınsa da yeterli değildir. Çünkü tarih oyununu oynamış, en azından iki kez, Akdeniz’in belli bir kesimi –öteki Akdeniz– biri Arabistan’ın kızgın çöllerinden, öteki Asya’nın soğuk bozkırlarından gelen iki güçlü akının çaprazında kalmıştır. Birincisi 7., ikincisi 11. yüzyıldan başlayarak sürüp gitmiş olan bu Arap ve Türk istilaları, Xavier de Planhol’ün doğru olarak belirttiği, o “büyük kesintiler”i meydana getirmiştir.
  • Bugün artık azalan ve ortadan kalkma yolunda olan göçebelik herhalde yaylacılıktan önceki evreyi belirler, çünkü daha önce de söylediğimiz gibi yaylacılık, sürülerin zorunlu iniş çıkışlarıyla, tarım köylerinin ve kentlerin yerleşikliği arasında bir uzlaşmadır.
  • Göçebelik bir bütündür: Sürüler, erkek, kadın ve çocuklar hep birlikte yola çıkar, çok uzun mesafeleri kateder, günlük yaşamlarıyla ilgili ne varsa beraberlerinde götürürler. Bu konuda elimizde gezginler ve coğrafyacılara borçlu olduğumuz binlerce resim vardır. Bunlardan uzun uzadıya söz etme zevkini bir yana bırakalım. Berberi köylülerinin oturdukları dağ çemberini dolanan deve kervanlarının gelip geçtiği Kuzey Afrika’da, göçebeler kuzey yollarının kendilerine açtığı doğal kapılardan geçerek Tunus ve Oran’a sızdılar. Sürüleri, atları, develeri, konaklama yerinde kurulan kara çadırlarıyla bu göçebeler geçmiş yıllarda, Sahra’nın güney sınırlarından Akdeniz’e kadar her yerde taze ot aramaya çıkarlardı.
  • Daha dün, 1940’ta, taşıt sıkıntısı çeken Kuzey Afrika, göçebelerden yardım istedi. Develerinin iki yanında asılı kocaman buğday çuvallarıyla göçebeler eski kervan yollarının izinden giden yeni yollar üzerinde yeniden boy gösterdiler. Hatta kuzeyde yaşayan yerliler ve Avrupalılar arasında birden bir tifüs salgınının baş göstermesine neden oldular. Kısaca iki Akdeniz var: Bizimki ve Ötekilere ait olan. Biri yaylacı, öteki göçebe.
  • Akdeniz, yaşamını zeytin, üzüm, buğday üçlüsüne göre dengeler. Pierre Gourou’nun dediği gibi “eti kıt kemiği bol” bir yaşam. 15. yüzyıldan başlayarak Hıristiyan ülkelerin domuz beslemeye önem vermeleri, bir yandan da “tuzlanmış et” kullanımının genelleşip yayılması hiç değilse Batı Akdeniz için uygun bir çözüm oldu, ama öteki Akdeniz kendi isteğiyle hem domuz etinden hem de şaraptan uzak kaldı. Besin seçimi konusunda İslamiyet’in büyük payı vardır. Ayrıca unutmayın ki deniz ürünlerinin de Müslüman mutfağında önemli bir yeri yoktur.
  • Bugün bile Napoli’de, Palermo’da paydos saatlerinde bir ağacın, bir duvarın gölgesinde karınlarını doyuran işçiler görürsünüz: Üzerine biraz zeytinyağı sürülmüş bir parça ekmeğe soğan ve domatesi katık eder, adına da companatico derler; biraz da şarap. Akdeniz’in üç temel besini burada da karşımıza çıkmıştır: zeytinyağı, buğday ekmeği ve yakın bağların şarabı. Hepsi bu kadar.
  • Gerçekte Akdeniz bir biyolojik yetersizliğin tutsağıdır. Kıyı suları çok derindir; deniz canlılarının gelişip hızla çoğalmaları için gerekli sığ alanlardan yoksundur. Sonra çok eski bir deniz olduğu için, uzun ömrü boyunca içindeki yaşamsal ana maddeler açısından fakirleşmiştir; plankton denen mikroskobik hayvancık ve bitkiler Akdeniz’in sularında azalmış olduğundan, türler bu temel besini bulmakta güçlük çekerler. Ayrıca bu İçdeniz’in bundan binlerce yıl önce, ikinci zamanda Antiller’den başlayarak enlemler boyunca dünyanın hemen hemen tümünü saran çok büyük deniz kuşağının –jeologların Thetis’inin– bir kalıntısı olduğu da bilinmektedir. Bugünkü Akdeniz ise bu kuşağın ufak bir parçasıdır. Bu denizin biyolojik bakımdan zengin olmamasını, onun bu efsaneleşmiş yaşamına bağlamak yerinde olur; üstelik Cebelitarık Boğazı Akdeniz’in Okyanus’la karışıp sularını tazelemesi için yeterli değildir.
  • Ne derseniz deyin, nasıl avlanılırsa avlanılsın, Akdeniz balıkçılığı görünüşte çok renkli olan balık pazarlarını besleyecek kadar verimli değildir. Bir Venedik lokantasında orata ai ferri ya da in cartoccio, yani ızgara ya da kâğıtta pişmiş balık çoğu zaman gölden, çok nadir olarak da Adriyatik’ten gelir, ama yediğiniz dilbalığı ya da ıstakozun Atlas Okyanusu’ndan geldiğine hiç şüpheniz olmasın. Ağzının tadını bilenler için şimdilik Dalmaçya kıyılarının kaya barbunyasını ve Cezayir’in pembe karidesini bulmak kolaydır. Akdenizliler bunları sık sık yiyemezler. Halkın sofrasında başköşeyi tutansa tartışmasız kuzeyden ithal edilmiş morina balığıdır.
  • Orkinoslar eskiden sanıldığı gibi Atlas Okyanusu’ndan gelmiyorlar. Mayıs, haziran aylarından sonra yumurtlama dönemleri gelinceye dek Akdeniz’in pek derin olmayan sularında dağınık yaşıyorlar. Sonra, yumurtlamak için en sıcak ve en tuzlu sulara göçüyorlar, balıkçılar da tuzaklarını buralara yerleştiriyor. Oysa Akdeniz kıyılarında, bir yandan bitki örtüsünün yer yer yok olması yüzünden tatlı sular doğrudan denize akıyor, öte yandan kentlerden denize akan kirli sular korkunç miktarlara ulaşıyor. Bu nedenlerle, tuzluluk derecesi normalin üzerinde olan bu doğal balık yatakları kuruyor.
  • Akdeniz balıkçılık konusunda fakir bir denizdir. Akdeniz’de tutulan balığın toplamı, tek başına Norveç’te tutulan balığın üçte biri kadardır.
  • Akdeniz, Hıristiyan ve İslam âlemleri arasında çekişme konusudur. Askeri seferlerin gerektirdiği gayretler, kadırgaların, mühimmat gemilerinin, atların, insanların bir araya getirilip uzaklara gönderilmelerine harcanan emek ve masrafların nelere mal olduğu kimin aklına gelir? Oysa bu seferler için tehlikeyi göze almak gerekir, çünkü en küçük bir aksilik her şeyi altüst edebilir. 1540’ta Şarlken Cezayir önüne gelir. Denizdeki çalkantı gemileri birbirleriyle tokuşturmaktadır, felakete uğramaktansa seferden vazgeçer. 1565’te Türkler Malta önünde bir avuç şövalye karşısında yenilirler. 7 Ekim 1571’de Korinthos Körfezi’nde İnebahtı Savaşı‘nda 100.000’e yakın insan birbirleriyle çatışır. O çağın araçları (ve tutkuları) ölçüsünde inanılmaz bir rekordur bu.
  • Akdeniz her zaman durgun, itaatkâr bir deniz değildir. Tam anlamıyla bir fırtınalar denizidir. Yazın her şey güzel, hatta çok güzel görünür. Sular sakin, mavi, pırıl pırıl ışıldar. Bu mevsimde savaş gemileri bile, o alçak güverteli, dar gövdeli narin kadırgalar bile hiç çekinmeden denize açılırlar. Yaz ayları, savaşlar ve yolculuklar için balayı dönemidir. Deniz kurdu Andrea Doria (1468–1560), “Akdeniz’de üç emin liman vardır: Kartaca, Haziran ve Temmuz,” demiştir.
  • XIV. Louis’nin Malta temsilcisi şöyle yazar (26 Şubat 1664): “Fransa’dan ya da yabancı ülkelerden işe yarar gönüllüler bulma olanağı pek yok. Bence bu iş için Türk yakalamak ya da satın almak daha uygun olur”; kuşkusuz burada kastedilen, korsanların bütün ganimetlerini seve seve ve düzenli biçimde sattıkları Malta pazarlarıdır. Kürek mahkûmluğu olmasaydı XIV. Louis döneminin bozuk sistemi herhalde uzun süre yaşayamazdı. Belki de bu düzenin uzayıp gitmesi kürek mahkûmları yüzünden oldu, çünkü bunları hapsedecek daha uygun bir yer yoktu. Kadırgalar ideal bir sürgün yeri, mükemmel bir cezaevi işlevi görüyordu; Venedik’in Piombi’lerinden daha kullanışlı birer merkez cezaevi.
  • Cezayir’de yerleşmiş olan kuzeyli dönmeler, uzun sefer yelkenlilerini kullanmaya başladılar. Akdeniz baştan başa onların av alanı durumuna geldi. Ve bu mavi gözlü sarı saçlı “Berberiler” Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Cadiz ve Lizbon yollarında pusular kurdular, İzlanda’ya kadar uzandılar ve İngiliz limanlarının ya da Hollandalı tüccarların gizli yardımlarıyla Kuzey Denizi’nde korsanlık yaptılar.
  • Ahşap gemiler acaba yavaş yavaş Akdeniz’in ormanlarını tükettiler mi? Ne denirse densin bu ormanlar çok yerde zamanla cılızlaşmış, yerlerini ancak ocak tutuşturmaya ya da fırın kızdırmaya yarayan çalılıklara, fundalıklara, kokulu bodur ağaçlıklara bırakmıştır. Bunlar ya maki şeklini alıp toprağı tamamen kaplar ya da Güney Fransa’daki gibi seyrek ağaçlıklar halinde görülür. Ormanları bu hale getiren, aynı zamanda onların düzensiz kullanılmasıdır; ev yapmak, ısınmak için ağaçlar kesilmiş, ormanlar ısı gerektiren endüstri alanında kullanılmış ya da tarla açmak için harcanmış, bir süre sonra da bu topraklar verimsiz oldukları için terk edilmiştir. Bu orman kıyımının en büyük sorumlularından biri olan gemiler de sonunda bu oyuna kurban gitmediler mi? Bir gün geldi Kalabria ormanları, Monte Gargano’nun meşeleri, Ragusa ya da Napoli kıyılarındaki gemi şantiyelerine yetişmez oldu. Sicilyalı eşsiz tarihçi Carmelo Trasselli, ormanların azalmasının ve buna bağlı olarak kerestenin pahalılaşmasının 16. ve özellikle 17. yüzyıllarda Akdeniz’in gerilemesinin birçok nedeninden biri olduğunu ileri sürer.
  • Akdeniz’e egemen olan Müslümanlar, ağaç yokluğu yüzünden onu ellerinden kaçırmışlardır. Aynı nedenler aynı sonuçları doğurduğundan, birkaç yüzyıl sonra “Ponant”ın (Batı) Hıristiyan Akdenizi de egemenliği İngiliz ve Hollandalılara kaptırır.
  • 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Venedik, İtalya’nın ve herhalde Avrupa’nın da, ama kesinlikle Akdeniz’in en zengin kenti olmuştur. Çünkü Venedik o çağın dolaşım sisteminin merkezindedir, bu sistem Akdeniz’in bütününü içine alır, Doğu’dan ya da onun kadar önemli Hint Okyanusu’ndan gelen karabiber ve baharat alımlarından en büyük payı kendine ayırmıştır; ayrıca bu değerli maddelerin Batı‘ya ve özellikle Avrupa’nın en büyük tüketicisi Almanya’ya satışını yapan en güçlü aracıdır.
  • Demek dar anlamda Akdeniz’i daha büyük bir Akdeniz çerçevelemekte ve onun sesini uzaklara yansıtmaktadır. Böylece uzaklara yansıyan İçdeniz’in sadece ekonomik yaşamı değildir: Uygarlıkları, değişken renkli kültür hareketleri de yansımaktadır. Rönesans Floransa’dan yayılacaktır. Roma’dan ve muzaffer İspanya’dan çıkan barok sanat, kuzeyin protestan ülkelerini ve bütün Avrupa’yı kaplayacaktır. Tıpkı İstanbul camilerinin, özellikle Süleymaniye’nin İran ve Hindistan’da taklit edildiği gibi.
  • Anadolu’da insan türünün görünmeye başlamasından bu yana her zaman bir ada olarak tanınan Kıbrıs’a insanların ne zaman ayak bastıklarını tam olarak bilmiyoruz, ama İÖ 6. binyılda Kıbrıs’ın alet yapmakta kullanılan kara akik denen maddeyi Anadolu’dan getirttiğini biliyoruz.
  • Bu, tarımın neden daha kolay ekilip biçilebileceği için akla ilk gelen ovalarda değil de Suriye çölü boyunca uzanan yüksek topraklarda ya da Anadolu’nun ve İran’ın engebeli yaylalarında doğmuş olduğunu açıklar: Koyunun, keçinin, büyükbaş hayvanların ve domuzun, bir de yabani buğdaygillerin doğal yerleşim yeri 600–900 metre yüksekliğinde olan bu topraklardır; bu yöre için bol sayılabilecek suların, kuzey tepelerinin güneye ve batıya dönük yamaçlarından akıp gittiği topraklar da bu topraklardır. Tarihçilerin Bereketli Hilâl dedikleri bu yörede, tarım, ayrıcalıklı üç bölgeden kalkarak uzun yolculuğuna başlamıştır: Zagros’un batı vadi ve yamaçları, Türk Mezopotamyası’nın dağlık kesimi ve Anadolu yaylasının güneyi.
  • Alfabeyi basitleştiren devrim İÖ 14. ile 10. yüzyıllar arasında geniş anlamıyla Suriye’de gerçekleştirildi. Böyle bir devrimin gereğini herkes kabul ediyordu: Yapılacak iş, kâtiplerin ve prenslerin kullandıkları yazının yerine, acele işleri olan tüccarlar için kolay ve çeşitli dilleri yazıya geçirmeye yarayacak bir yazı bulmaktı. Bu iki devrimin de, çok gelişmiş birer ticaret merkezi olan iki ayrı kentte, aynı zamanda yapılmış olmasını doğal karşılıyoruz: Ugarit, çivi yazısı kullanılan 31 harfli bir alfabe, Byblos (Gubla) ise 22 harfli çizgisel bir alfabe yaptı; Fenikeliler sonradan bu alfabeyi aldılar, Yunanlılara öğrettiler, onlar da kuşkusuz İÖ 8. yüzyıl dolaylarında bunu kendi dillerine uyarladılar.
  • Kartacalı tüccar kendi mallarını ve başkalarından aldığı malları Batı‘ya getirip satmaktadır, ayrıca Kızıldeniz yoluyla Hindistan’dan gelen baharat ve ecza maddelerini de. Alışverişler takas yoluyla yapılır. Bu durumda paranın ortaya çıkması gecikir, Kartaca’nın işgali altında olan Sicilya’da İÖ 5. yüzyılın gelip çatmasını bekler, Kartaca’da ise 4. yüzyıla dek gecikir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, çünkü Kartaca para kullanımında pek acele etmemektedir. Sayda ve Sur kentlerinde para kullanıldığını biliyoruz. Bunun tek açıklaması Kartaca’nın para kullanma ihtiyacını duymamasıdır. Çin de aynı oyunu oynamış, bu alanda hiç de geri olmadığı halde (parayı, hatta kâğıt parayı bildiği halde) para kullanmaya çok geç karar vermiştir. Çünkü biliyoruz ki Çin’in alışverişte bulunduğu Japonya, Hindiçini ve Güneydoğu Asya adalarının ekonomileri daha emekleme dönemindedir, ticaretlerini takas usulüyle yaparlar ve bunlara egemen olmak kolaydır.
  • Roma’nın Avrupa üzerindeki derin etkileri tartışılmaz, ama kimi şeylerin sürüp gitmesi gene de insanı şaşırtıyor. Hıristiyanlık 16. yüzyılda ikiye bölündüğünde, bu iki kampı birbirinden ayıran sınırların, Roma İmparatorluğu’nun çifte sınırı olan Ren ve Tuna nehirleri olması sadece bir rastlantı mıdır? Keza, İslam’ın şaşırtıcı fetihlerinin hem Yakındoğu’da hem de Kartaca’nın iki alanında birden, yani hem Kuzey Afrika’da hem İspanya’nın bir bölümünde kolayca kabul edilmiş olması da mı rastlantıdır? Daha önce de söyledik, Pön dünyası Roma yasasını benimsemekten çok İslam uygarlığını kabule daha derinden hazırdı, çünkü İslam uygarlığı sadece bir katkı değil, bir süreklilikti. O sadece Yahudiliği ve İbrahim peygamber geleneğini değil, uzun zamandır yerine oturmuş bir kültürü, töreleri, alışkanlıkları kendine maletmişti. Çünkü uygarlık sadece din değildir, gerçi her kültürel sistemin merkezinde bir dinin bulunması gerekir, ancak uygarlık bir yaşama sanatı ve durmaksızın yinelenen binlerce alışkanlığın bir toplamıdır.
  • Kısaca bugünün zihniyetlerini ele alan her türlü inceleme, zorunlu olarak uygarlıkların sonu gelmez geçmişlerine yönelir. Yüzyıllar içinde her ikisi de uzun süreli iki Hıristiyanlık meydana gelmiştir ki bunlar aslında daha önceki dönemlerin gerçeklerine birer dönüş olmuştur: Bu iki Hıristiyanlık’tan birinin merkezi Roma ve Batı, ötekininki ise yeni Roma, yani Konstantinopolis’tir, ama aynı zamanda kuşkusuz hiç de yeni olmayan bir Yunanistan’dır.
  • Bugünün zihniyetlerini ele alan her türlü inceleme, zorunlu olarak uygarlıkların sonu gelmez geçmişlerine yönelir. Yüzyıllar içinde her ikisi de uzun süreli iki Hıristiyanlık meydana gelmiştir ki bunlar aslında daha önceki dönemlerin gerçeklerine birer dönüş olmuştur: Bu iki Hıristiyanlık’tan birinin merkezi Roma ve Batı, ötekininki ise yeni Roma, yani Konstantinopolis’tir, ama aynı zamanda kuşkusuz hiç de yeni olmayan bir Yunanistan’dır. Peki, bu iki Hıristiyanlık arasındaki ayrım nereden geliyor? Özünde şuradan: Biri, Roma’nın baş eğdirdiği fakat kendi içinde eritemediği Yunan dünyası üzerine, ötekiyse yine Roma’nın kesin başarılar kazandığı batı bölgesine yerleşmiştir.
  • Sorbonne’da verdiği derslerde Jérôme Carcopino, “Ne yazık ki Roma, Ren nehrini aşıp doğu yönünde, hiç değilse Elbe nehrine kadar gidemedi. Bu fetih gerçekleşseydi Roma’nın kaderi –dolayısıyla bizimki de– bambaşka olurdu” derdi. Fakat Moskova prensliğini Yunan kilisesi değil de Roma Kilisesi Hıristiyanlaştırmış olsaydı, Avrupa’nın ve dünyanın yazgısı hiç kuşkusuz altüst olurdu. Bugünün büyük oyunları o zamanlarda oynanmış, ya kazanılmış, ya da kaybedilmiş olurdu.
  • Bir yanda bütün Batı vardır (Yunanlılar ve Latinler) öte yanda bütün Doğu. Bu iki dünya arasındaki anlaşmazlığın büyüklüğü çatışmaları şiddetlendirir ve ciddiyetini artırır. Yunanlılar Marathon’da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir Batı‘yı kurtarırlar. Roma Kartaca’yı yere sermekle yumruğunu Doğu’nun üstüne indirir. Haçlılar aynı yönde yürümekte inat ederler. 1453’te Konstantinopolis’in fethi İslam’ın verdiği muazzam bir karşılıktır. Daha ileri bir tarihte (1571) İnebahtı Savaşıyla sularında amansız Türk filolarının ve Berberi korsanlarının kol gezdiği Akdeniz’in selameti bir kez daha tehlikeye düşer.
  • Gerçekten uygarlıklar çoğu zaman küçümseme, hor görme, nefretten oluşur. Ama uygarlığı doğuran yalnızca bunlar değildir; özveri, gelişme, kültür değerlerinin birikimi, akıl mirası da gerekir. Akdeniz’de yapılmış olan savaşların nedeni bu uygarlıklardır, Akdeniz üzerinden yapılmış teknik, fikir, hatta inanç alışverişlerinin nedeni de yine onlardır. Akdeniz’in bugün bize sunduğu bütün o çeşitlilik ve alacalı görünüm de aynı kaynaktan gelir. Akdeniz rengârenk bir mozaiktir. İşte bu yüzden, üzerinden bu kadar yüzyıl geçtikten sonra birçok anıtın, eskinin gelgitlerini işaret eden bu sınır taşlarının kutsallığına yapılmış olan saygısızlıklara hoşgörüyle bakabiliriz: Ayasofya’nın dört bir yanında yüksek minareler nöbet tutar; Palermo’daki San Giovanni Degli Eremiti manastırı, eski bir caminin kırmızı ya da kırmızımsı kubbeleri arasına yerleşmiştir; Kurtuba’da, dünyanın en güzel camisinin kemerlerden ve sütunlardan oluşan ormanının ortasında, Şarlken’in buyruğuyla yapılmış sevimli, küçük, gotik Santa Cruz Kilisesi yer alır.
  • Akdeniz elbette yaşamını sürdürmekte, iç kavgalara devam etmekte, sanayileşmesini yürütmekte, yaşam düzeyini yükseltmekte ve güçlükle parçaladığı sömürgecilik çemberinin izlerini silmeye devam etmektedir. Bu denizin güneyinde, Fas’tan Türkiye ve Irak’a kadar uzanan öteki Akdeniz ise, yitirdiği ve gittikçe arası açılan zamanı yakalamaya çalışmaktadır.
  • Doğulu kadının toplum yaşamına katılmaması Batılı‘nın gözünde bir uygarlık olayıdır ve bunu –haksız olarak– İslamiyet’e bağlar, oysa 5. yüzyıl Yunanistanı‘nda da kadının durumu aynıdır. Gerçekten de, eğer kadının evde kalması gerekiyorsa –“Evin mezarındır” der, bir Kabiliye atasözü (P. Bourdieu)– bu kuşkusuz gerçekte de var olan fakat yön değiştirmiş bir aşağı görmeden değil –çünkü ananın yaşlandıkça oğullarına nasıl söz geçirdiğini biliyoruz– kadının üstlendiği görevlerin ona verdiği, neredeyse efsanevi uzmanlaşmadan gelmektedir.
  • Kahveye içki içmek için değil, bir erkek topluluğunda yerini almak için gidilir. Akdenizlilerin yaşamında büyük önemi olan oyunlar için de aynı şeyi söylemek gerekir. Cezanne’ın “Kâğıt Oynayanlar” tablosu, Marcel Pagnol’ün oyunlarında canlandırdığı ve en az Cezanne’ınki kadar ünlü sahneler, bu tutkunun örnekleri olarak gösterilebilir. Bu tutkuyu, Roma forumunun dama bezekli kaplama taşlarında, Sezar’dan beri talih simgesi haline gelen aşık kemiklerinde, zarlarda bile görürüz. Demek oyunu ya da kumarı her yerde göreceğiz. Yoksulsa sokakta, ama daha çok herkese açık yerlerde, kahvelerde, teraslarda, ya da sosyal farklılaşmanın ortaya çıkmasıyla kulüplerde, derneklerde.
Okuduğunuz için teşekkürler. Bana Akdeniz'i hatırlatan bir müzik ile bitirelim.
Petrakis, Lopez ve Chemirani dostlarımız çalıyor.

© Bekir Arslan 2008 - 2021